Akmeşe ye gelenlerin göç anıları

1924 yılında Yunanistan ve Türkiye hükümetleri savaş sonrası anlaşmalarına bir yenisini ekliyor. Ülkemizde yaşayan Ermeni ve Rum vatandaşlar ile Yunanistan’ın Rumeli bölgesinde yaşayan Türklerin karşılıklı göç ile mübadele edilmesinin tarihi mart ayının sonu olarak belirleniyor.
Osmanlı’nın Viyana kapılarına dayandığı yıllarda ele geçirdiği toprakları asimile etmek amacıyla Konya ve Karaman bölgesinden alarak bu bölgelere yerleştirdiği atalarımızın yaklaşık üç yüzyıl sonra geriye dönüşleri söz konusudur artık. Büyük çoğunluğunun ilk defa görecekleri İstanbul ve Anadolu toprakları, göç haberinin kendilerine bildirildiği andan itibaren, o güne değin hiç yaşamadıklar bir heyecan sarmıştı içlerini. Ayrıca içlerinde bilinmezliğin verdiği bir sıkıntı her şeye rağmen de bir hazırlanma telaşı yaşanmaktaydı. İnsanlar yanlarında götürebilecek eşyalarını toparlıyor bir yandanda yolculuk ile ilgili ayrıntıları öğrenmeye çalışıyorlardı. Tam olarak bulundukları yer şimdiki Yunanistan’da Drama (Liva) sancağının Doğusunda yer alan İskeçe vilayetinin sınırları içerisindedir. Altaki köylerin bulunduğu mıntıkada bulunan Karasu (nesto) nehrinin olmasından dolayı bu bölgeye Su yalısında denilmektedir.
Eski Adı Şimdiki Adı Türkiye’de yerleştiği yer O Yıllardaki Nüfusu
Türk Yunan Bulgar
Gabrova Kalitea Akmeşe–Karatepe 167 ——- ——
Kurdalan Likodromion Akmeşe-İnegöl–Pamukova 396 149 1024
Malgart Margariti Merdigöz (Avcıköy) 551 ___ —–
Mahmutlu Dafnona Gündoğdu-Hendek/kazimiye 663 ___ ___
Kozluköy Karyafiton Akmeşe–Yeniköy 713 ___ ___
Meşeli Kolenero Akmeşe-Yeniköy 112 ___ ___
Hortozlu Kostanitis Akmeşe-Karatepe-/kılıçköy 374 ___ ___
Kurlar Kumnina Eşme ?? ?? ??
Yeniköy Nehorio Gündoğdu 173 329 1277
Hüseyinköy İonika Gündoğdu 871 ____ ___
Sarnıç Kromikon Merdigöz ?? ____ ___
Hocalar Stavrahori Gündoğdu 88 ____ __
Demirtaş Sidiropetra Gündoğdu 94 ____ __
Kaynak:Celil Mümin oğlu (emekli nahiye reisi) Suyalısı İSKEÇE/ YUNANİSTAN.

Yukarıda Yazılı olan yerleşim yerlerindeki yaklaşık sekizyüz hane insan,tren ile seyahat edeceklerdi. Toparlanma yeri Hüseyinköy Tren İstasyonu olarak belirlenmiş hareket günü 1 nisan 1924 salı günüydü bir kaç ay evvelinden belirlenen bu gerçek binlerce insanın kaderinin şimdiden sonrasının farklı olacağını işaret ediyordu.(en azından yaşayacakları köyler ve ülke farklı olacaktı) Belirlenen tarih yaklaştıkça, hazırlıklar ve vedalaşmalar hüzün ve heyecanı birlikte yaşatıyor, yöredeki Yunan halkından insanlarla hatıra fotoğrafları çektiriliyor, birlikte yaşadıkları iyi kötü günler birbirleri arasında son kez anlatılıyordu. Dostluk konusunda konuştuğumuz insanlar ve de elde ettiğimiz fotoğraflar aynı köylerde yaşam sürdürmüş insanların birbirleri ile barış içinde yaşadığını belgeliyordu.
Genç kızlar çeyizlerini, yaşlı nineler kahve değirmenlerini, ispirto ocaklarını, genç erkekler av tüfekleri ve kınındaki bıçaklarını, anne babalarda yatak,kilim, kap ,çanak ve tarımla ilgili taşınabilir el aletlerini hazırlamaktaydılar.
Beklenen gün geldi civarın insanları artık Hüseyinköy Tren İstasyonunda kendilerini trenlere doluşmaya başlamış yeni bir hayata, yeni bir dünyaya kısacası bir bilinmeze doğru yola çıkıyorlardı. Bu heyecanın farkında olmayan veya yeterince yaşamayan yalnızca çocuklardı. Bu gün bizlere göçü anlatan ve göç tarihinde dokuz yaşında olan Hacı Hasan Öğütçen o günle ilgili anımsadığı kalabalığın içerisinde bisküvi satan Rum çocuğunun piskot, piskot sesleri ve kendisinin annesini bisküvi alması için çekelemesi idi. Bir çocuk için göçün başka ne anlamı olabilirdi ki.
İlk mola, Türkiye sınırı olan Meriç geçilir geçilmez veriliyor. Ardından İstanbul ve deniz görünüyor. Camileri ve heybetiyle herkesi etkiliyor koca İstanbul! .Trene binilmezden önce sağlık ekipleri kafilenin içerisinde sağlık kontrollerini yaparken hasta olduğu söylenen kadını ambulansa alarak hastaneye götürüyorlar. O sırada namazda olan Hoca İbrahim Efendi ile kardeşi Hoca Ali Efendi döndüklerinde Rahmetli Salih Amcalarının karısı olan bu kadını tüm aramalarına rağmen bulamıyor ve aramayı gidecekleri yere vardıktan sonraya bırakıyorlar. Akmeşe’ye vardıktan bir ay sonra İstanbul’daki tüm hastaneleri arayan iki kardeş ne yazık ki bir sonuç alamadan tekrar Akmeşe’ye dönüyorlar (Bu iki kardeşten Hoca Ali Efendi şimdilerde Hacı Hasan Öğütçen’nin babasıdır.)Denizcilik işletmelerinin Karabiga vapuruna biniliyor ve Anadolu ya doğru bir saat sürecek ilk ve bir çoğunun daha sonraki yıllarda tekrarlama şansını hiçbir zaman bulamayacakları son yolculukları başlıyor.
Bu yolculuktaki bir diğer üzücü olay: Yola çıktıktan sonra ne zaman öldüğü sadece annesi tarafından bilinen ancak gemide herkes tarafından fark edilen “Ölü Bebek”idi. Annesi bebeği gidecekleri yere kadar götürmeyi bu şekilde biraz daha yavrusuyla birlikte olmayı istiyorsa da kafilenin başındakiler bir an önce sorundan kurtulmanın yolu olarak bebeğin denize atılmasını karalaştırıyor, ancak anne karşı çıkınca geminin normal olan sallanışı abartılarak bebek yüzünden gemi batacak bahanesi ile bebek annesinden zorla alınarak denize atılıyor.
Yolculuktaki ikinci günlerinde İzmit’e varan kafilenin başındaki insan, Ali
Ağa’dır. Geldikleri yerlerde iki ayrı yerleşimde mağaza çalıştıran Ali Ağa herkes tarafından tanınan ve sayılan bir şahsiyettir. Hükümetin planında Kafileyi Samsun’a göndermek yatar ancak yolculuğu göze alamayan insanların bir diğer mazereti de 6 Nisan Pazar günü başlayacak olan Ramazan ayıdır vazgeçilir. İzmit’te konaklanılır. Kalacak yer sorunları olmamıştır çünkü İstanbul veya Yunanistan’a göç etmiş birçok Rum ve Ermeni evi terkedilmiş olarak boştur.
Ramazan ayı boyunca Ali Ağ yerleşecekleri yerle ilgili tarihi kararı vermenin sorumluluğu ve sıkıntısıyla sürekli yeni yerler görmeye gider ve hükümet yetkilileri ile temas kurar. İşte bunlardan biri olan Serdivan seyhatı sırasında şimdiki, Beşevler Köyü yamaçlarından Armaş’ı görmüş olur. Aslına bakılacak olunursa Ali Ağa öylesine etrafı seyretmek için bakmıştır, çünkü Serdivan’ı beğenmiş ve kararını da vermiştir gidecek hükümet yetkilisine Serdivan’ı seçiyoruz diyerek bu işi sonuçlandıracaktır. Öylede yapar fakat bu kararını Rumeli’nin değişik yerlerinden göç etmiş kendileri gibi yerleşim yeri tespit etmek telaşında olan Ravuko köylüler olarak bilinen guruba duyurur sonuçta sabahleyin erken kalkan Ravuko köylüler yarım saatlik zaman farkı ile Serdivan’a yazılırlar. Ali Ağa göçmen bürosuna gittiğinde geriye sadece Armaş kalmıştır. İşte o at üzerinden dürbünle seyredilen Armaş Ali Ağa ‘nın gözlerinin önüne bir kez daha gelir başkada yapacak pek fazla bir şeyi olmadığından “Yaz bre Armaş’ı” der ve bu bir düzüne harf 800 hane insanın yönünü ve bundan sonra nerede yaşayacağını belirler. Serdivan’ı seçen Ravuko köylüler daha sonraki yıllarda burasını beğenmeyerek Gebze tarafına ikinci bir göç gerçekleştirirler.
Her ne kadar Ramazan Ayı bitsin diye beklenildiyse de merak edenler Armaş’a Günübirlik kaçamaklar yapmaktaydı. Bazıları bayram günlerinde bazıları Ramazan ayı içerisinde öbek öbek Armaş’a gelmeye başladılar. Yol güzergahındaki köylerden Sapakpınar ve Karaapdulbaki köylü vatandaşlar Uzaklardan gelen faklı kültürün insanlarının alet edevatını davranışlarını ilgiyle izliyor henüz kendilerinin kullanmadığı hayvan çanlarının seslerini işittikçe ürpertiyle karışık eğleniyorlardı. Aslında bu çan seslerini dört beş yıl öncesine kadar Armaş ruhban okulunun çan kulesinden de işitiyorlarsa da farklı dinlere mensup olduklarından çan kulesinin sesine karşı bu kadar hayranlık duyamazlardı elbet. Söz konusu köylerdeki halkın, gelenlerden Galip Beyin Karyolasını görmek için yollarda bekleşmeside hep anlatılır. Bu bölgede yaşayan insanların özel karyolası hiç olmamıştır her biri yatağını en fazla tahtalardan dizayn etmiş olup, genellikle de yer yataklarını kullanmaktaydı. Ramazan ayı boyunca devam eden göç 10 mayıs 1924 Salı günü gelen kafile ile son buluyordu.(27 10 2002 yılında bir kahve sohbetinde köyümüzde yaşayan Oluk Hasan lakaplı yaşlı insanla , (kendisi 1924 yılında 18 yaşında Akmeşe’ye göç eden göçmenlerdendir) yaptığım söyleşide toplanma merkezinin Hüseyinköy tren istasyonu olduğunu ve hiç mola vermeden İstanbul Sirkeci garına geldiklerini ve burada bir hafta konakladıklarını yatacak yer olarak boş vagonları kullandıklarını, hatırladıklarından biri içme suyunun istasyon içinde bir dut ağacının içinden aktığı idi bir haftanın sonunda vapurla İzmit’e hareket ettiklerini ve Heykelin alt kısımlarındaki iskeleye indikten sonra yine Atatürk heykelinin Arkasındaki Ermeni milletinin boşalttığı evlere yerleştiklerini yaklaşık 10 gün sonra ise Armaş’a topluca hareket ettiklerini ifade eti. Ancak Hasan İsen Ramazan ayını ilk günden itibaren Akmeşe’de tuttuklarını iyi hatırladığını söylemekte bu durum karşısında 1924 yılı Ramazan Ayı ve bayramı göz önünde bulundurulur ise 10 mayıs olarak bilinen Ramazan bayramı 1. günü esas alındığında geliş tarihimiz 10 nisan olarak yazılmalı.)
Artık, boyları, evlere yaklaşan sultan otları ile kaplı olan köyü ortaya çıkarma mücadelesi verilmekteydi. Ancak her yer yıkılmış ve yakılmış olduğundan çalışmalar zor ve zahmetli idi. Akmeşe’nin imarı o günden itibaren bir plan dahilinde yürütüldü. Bu plânının tanzim edeni İskan müdürlüğü memuru Ethem Bey olmuştur. Bu plan dahilinde başlanılan ilk ev İskender Ağa’ın babası Şaban Ağa’ın evidir. Bu ev birkaç yıl evveline kadar ayakta idi. Bunlarla birlikte bir köyde olması gerekenlerin; bakkal, camii,mezarlık,değirmen hiçbiri henüz ortalarda yoktu.Bunlardan bakkal ihtiyacını Ali Ağa giderdi, bakkal yeri olarak ilk anda kilisenin kalıntılarını kullandı. İlk cami yeri eskiden ruhban okulunun matbaası olarak kullanılan basımevi idi. Şimdilerde mağra olarak bilinir (ilkokulun çöplüğü olarak kullanılan yer) İlk yılarda insanların camii ihtiyacını karşılayan bu mekan gelecek yıllarda keçi ve koyun kapanan kışla daha sonraları da cumhuriyet bayramı kutlamalarına gelen köçek veya çengilerin göbek attıkları yer olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bir yıl kadar sonra yine bizler gibi Rumeli’den göç ederek İstanbul’a yerleşmiş olan Meyzanlı Tahsin Ağa tarafından kilisenin ayaktaki üç duvarından faydalanılarak yeni bir camii yaptırılır. Bu camide 15 mart 1999 günü son sabah namazı kılınarak yıkılır bu tarih aynı zamanda üç duvarından dolayı Çarhapan (kötülük savar) kilisesinin de yıkım tarihidir.
Tüm bunlar yaşanırken kendileri ile aynı tarihlerde Drama sancağının bir başka yerleşim yeri olan Lakavisa’dan göç ederek Ordu iline yerleşen ancak burayı beğenmeyerek bir yıl sonra Akmeşe’ye gelen 60 hane Müslüman Türk önce Pirahmet sırtlarına yerleştirilse de kısa bir zamanda daha ziyade köyün alt kısmındaki maşatlık mevkiine yerleşmişlerdir.
17. yüzyıl ortalarında Ermeni milletinin güvenliğini sağlayarak Sivas yöresinden Adapazarı yöresine gelmelerini sağlayan Armağan Şah’ın(Sivas ayanı) anısını yaşatmak için seçilen Armaş’ın adı da etraftaki meşe ormanlarından esinlenerek Akmeşe olarak değiştirilmiştir.
Akmeşe’liler su ihtiyacını da meydandaki 1827 tarihinde Ermeni milletinin yaptırdığı “Işık çeşmesinden” karşılamaktadır yine zamanın varlıklı insanlarından Bekir Tüten ve Hasan Sabra Tüten tarafında çeşme restore ettirilir.
Akmeşe’liler un ihtiyacını büyük ölçüde Manastır değirmeninden gidermekte ayrıca dere kenarlarındaki mevcut su değirmenleri de faydalı olmaktaydı.
İlk ölüm olayı Kimsesiz bir çocuk olan Yetim Ali ile başladı tabi bu ölüm Mezarlık yeri sorusunu akıllara getirdi. İlk 11 mezara kadar Karşı bağlar da ki mezarlık daha sonrasında da şimdiki mezarlık kullanıldı.
Sonuç olarak Mübadelede her iki taraf gittikleri yerlerde zorluklar ile karşı karşıya kaldıklarından geldikleri yerlerdeki düzenlerini aradılar. Yunanistan’a göçendenler Anadolu ya, Anadolu ya gelenlerinde Rumeli’ye selam göndermeleri bu özlemi ifade ediyor olsa gerek. Dido Satiryo’nun “BENDEN SELAM SÖYLEYİN ANADOLU’YA, kitabında olduğu gibi.
İşte bu zorluklar Lakavisalılarda olduğu gibi Akmeşe’de yaşayanlar dada arayışlara neden olmaktaydı bunlardan en önemlisi Tütüncü Hacı Hasan Bey önderliğinde, çoğunluğunu Kozu köylülerin oluşturduğu 100 hanenin İzmit Yeniköy’e gitmesi ile ortaya çıktı kendiliğinden gerçekleştirdikleri bu göç hükümet tarafından kabul görmese de araya hatırlı insanlar sokarak geri gelmiş olmalarına rağmen ikincisinde gerçekleşmiştir.
Akmeşe’ye gelmeler 1935 yılına kadar sürmüştür sırasıyla şimdi Bulgaristan sınırlarında kalan Kırcali’i göçmenler (1929) pravat’tan (1929) Üsküp /Kocacık’tan (1929) Romanya’dan tatarlar (1935) Yılarında Akmeşe’ye yerleşmiştir ancak tatarların birçoğu 1950 yılına kadar aralıklı olarak Eskişehir ve Gebze’ye ikinci bir göç gerçekleştirmiştir. Yinede Akmeşe’de şimdilerde yaşayan üç beş hane tatar yurttaşımız vardır.

61 YIL SONRA GERÇEKLEŞTİRİLEN ZİYARET
HACI HASAN ÖĞÜTÇEN’NİN GEZİ HATIRALARI (1985)

1924 Yılında 9 yaşında iken terk ettiği doğup büyüdüğü yerlere yılar sonra gitme imkanı bulan Hasan Öğütçen’nin 1985 yılında gerçekleştirdiği bu gezisinde kendisine rehberliği İskeçe’li Sabahattin Cin adlı bir Türkün yaptığını söylüyor. Hacı Hasan Öğütçen bizlere aşağıdakileri anlattı:
“Kozluca’ya gittiğimde dokuz yaşında iken bıraktığım evi görür görmez tanıdım. Bizim eve bitişik nizamda olan İbrahim ve Yahya Ağaların evlerini de tanıdım. Doğduğum bu evde şimdi Trabzon’dan muhacir olarak gelen yaşlı Rum kadını beni karşıladı ve bana kahve ikram ederek benimle sohbet etti. Ayrıca bana evin her yerini gezdirdi. Alt katında hayat ve hayvan ahırı olan bu evin üst katında hanay ve odalar kullanılır vaziyette durmaktaydı. Bu evi gezerken çok duygulandım kendimi tutamayıp ağladım. Daha sonra köyün camisine gittim maalesef harabe vaziyette idi Mihrabı ile birlikte iki yan duvarı ayakta kalmış diğer duvarları ise yıkılmıştı, minarenin ise yarısı yıkılıktı. Camiin avlusundaki aile mezarlığından ise hiçbir iz kalamamış etrafı otluk vaziyette idi. Halen ayakta olan giriş kapısında asma kilit takılıydı. Kilidi gördüğümde bu kilit ile ilgili babamın bana anlattığı bir anısını hatırladım bu camiin imamı olan babam yola çıkacakları zaman camiciye gider ve son defa yasin-i şerif okur üzgün bir şekilde dışarıya çıkar ve asılı olan kilidi kilitler anahtarı cebine koyacağı anda bu anahtarın bir daha kendisine gerekmeyeceğini düşünerek kenar bir yere atar ve hüzünle oradan ayrılır yıllar sonra ben burada bu kilitle mi karşı karşıyayım düşüncesi ile tekrar gözyaşları mı tutamayarak ağladım.
Bu gezide Horozlu Köyü’nü de ziyaret ettim evlerin tamamı boştu ancak burasını emekli bir astsubayın çiftlik tarzında kullandığını öğrendim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: